20 Ocak 2013 Pazar

Tahtalı Dağı

Tahtalı Dağı, antik ismiyle Olympos. Efsanelerde Argos Kralı’nın oğlu Bellarophontesin ejderhayı öldürdüğü dağ, günümüzde ise deniz ve güneşten sıkılan Antalyalıların kar görebilmek için kısayolu. Havanın 17 derece olduğu Antalya merkezinden yola çıkıyoruz, Pazar rehavetini atamamış olan bizleri yerinden oynatan güç indirim kuponları. Elimizdeki sihirli kartlar 50 liralık bilete 35 ödememizi bir de üstüne sucuk ekmek yememizi sağlıyor. Her zamanki gibi ne hava durumuna, ne dağın durumuna bakıyoruz. Oysa ki dağın anlık durumunu gösteren teknoloji çoktan mevcutmuş(bknz:http://www.olymposteleferik.com/tr/ana-sayfa/). Antalya Olimpos Yolu’nun 57kmsinden sağa dönüp,tırmanmaya başlıyoruz, balata kokuları gittikçe yoğunlaşıyor, araba vites kutusu hatasını tam verecekken ulaşıyoruz park yerine. Kafamızı kaldırıp şöyle bir bakıyoruz dağa, başı dumanlı, yağmur yağıyor olmalı, şemsiye alıyoruz yanımıza. Teleferikle çıkarken manzara hakkımı dağdan yana kullanıyorum, kayaları tutan sedirlerden, çamlardan gözlerimi alamıyorum. Bir süreliğine buluta giriyoruz ve içimde bileti kullanmak için yanlış günü seçtik alarmı çalıyor da çalıyor ta ki her tarafı karlarla kaplı sıradağları görene kadar...İniyoruz, sert bir ayaz çarpıyor, Ankara geliyor aklıma... Etkinlik olarak yemek yemek ve karda yürümek dışında pek alternatifimiz yok, ikisini de yapıp terasa çıkıyoruz. Yukarıdan kayak takımlarını çeken sporcu amcalara ve dağcılara özenerek bakıyorum, hatta nasıl baktıysam dağcılardan biri bana el sallıyor, ben de el sallıyorum refleksle. Yağmur için aldığımız şemsiyeyi baton olarak kullanıyorum, dışarıdan bakınca çekik gözlerim , samuray kılıcı görünümlü şemsiyem ve fotoğraf makinamla Japondan farksızım, tabi soru da gecikmiyor, amcanın biri yakalayıp o gerçek samuray kılıcı mı diye soruyor, hatta yürürken şemsiyeme habersizce dokunanlar bile mevcut. Tüm yapacaklarımız bitince, günü sıcak bi şeyler içerek kapatıyoruz ve dönüşe geçiyoruz...

Bugünün en sıkılanı ben miyim?

bugünün en sıkılanı ben miyim? samimiyetsiz miyim yoksa kel miyim? laf anlamaz huysuz dedeler gibi bi baktım da fiyakalı bir tripteyim evrenin en debelenen yerindeyim. nemenem bu çaba boş iyi ki gerilmedim. çeneme gömülmüş yirmilik diş gibi kaçıcak yerim yok ama evimdeyim… İşte benim şu sıralar ruh halimi anlatan en iyi şarkı; güne sıkılarak başlayan ve kaçacak yeri olmayan bir yirmilik diş, tek hayali ise sevgilisini koluna takıp köşe bucak gezmek ve gezdiği günleri hatırlayarak mutlu olmak. Bu yüzden ne zaman parayla zamanı bir araya getirsek topluyoruz valizleri, çıkıyoruz yola…Genelde hazırlık yapmaya, günleri planlayıp bölmeye, kalacak yer ayarlamaya falan vaktimiz olmuyor, bloglardan aldığımız çıktıları yollarda okuyup, deneye yanıla yolumuzu buluyoruz. Bu zamanları da bir yerlere kaydetmezsem, mor gözlüğümün ardından gördüklerimi anlatmazsam içimde patlayacağından ben de karar verdim blog yazmaya…Umarım birilerine faydası dokunur, kimseye dokunmazsa bana dokunacağı kesin:)