3 Aralık 2013 Salı
B!G in JAPAN-Munich
her günü bir öncekiyle aynı olan bir günün ortasında, tam da hayatımda hiçbirşeyi değiştiremeyeceğimi kanıksamışken bir anda telefonum çaldı. Fi tarihinde başvurduğum ve yerleştirilemediğim pozisyona başvuran adam vazgeçmiş, o yüzden ben yerleştirilmişim diye devam ediyordu kadının sesi, ben kalp atışlarımdan artık duyamıyor algılayamıyordum bile...Sadece hemen gelicem, lütfen bekleyin diyebildim ve kafamda bin kez döndürdüğüm sözleri edemeden yavan bir istifayla bıraktım işi.
artık cumartesileri işe giderken küfretmeyecek tüm işlerin hepsini pazara doldurmayacaktım, daha sakin bir hayatım olacaktı, geçmiştekinin yarı hızında...Yeni işime başlamaya 10 günüm kalmıştı, yine yeni bir yere giriyordum ve yine bir yıl iznim yoktu, o yüzden plan-program yap,kalacak yer araştır, yok fazla kilolarını ver gibi şeylere ayıracak hiç vaktim yoktu, hatta nereye gitsek daha iyi olur demeye bile...hep ağzımızda olan "bi uzakdoğuyu da görmek lazım" diye başlayıp da bir türlü devamı gelmeyen hazır fikri acaba gerçek yapsak nasıl olur dedik ve elimizde pas biletlerimiz, kafamızda da yer var mı acaba şüpheleriyle yolculuğa başladık.
İzmir-Münih*-Tokyo
Sabahın ilk saatlerinde Münih havaalanının ortasında, elimizde valizlerle karar vermeye çalışıyoruz, şehre insek mi, yoksa 6 saat pineklesek mi?Daha önce hava alanında uyumuş olmanın verdiği rahatlıkla "bi çarşısını" görüp gelelim diyoruz. Havaalanından münihe trenle giderken, ben ilk defa gördüğüm şehrin evlerine bakmaktan kendimi alamıyorum derken bi ses, kafam bu sesle treni bağdaştıramıyor, sonra bi koku ve kahkaha...Yıllardır "bak elin avrupalısı ne güzel şunu yapıyor" diye annemlerin örnek verdiği adam tipi bildiğin totoyu kaldıra kaldıra pırtlıyor bi de çok koktuğunu söyleyerek arkadaşıyla gülmeye devam ediyor, inanamıyorum...Bir an babamı arayıp bak senin avrupalılar ne yapıyor demek istiyorum, vazgeçiyorum.
Kısa metro yolculuğumuz, Marienplatz durağında sona eriyor. Yürüyen merdivenle yeryüzüne doğru yükselirken Rathaus binasıyla burun buruna geliyoruz ve bi süreliğine binanın mimari detaylarında kayboluyoruz. Kısa zamanda Münihi gezmemiz mümkün olmadığından, şehri sonraya bırakıp Vise birası eşliğinde İkinci Dünya Savaşı belgesellerinden kalma bilgilerimizi hatırlamaya çalışıyoruz. Munih, Hitlerin 1923 deki başarısız darbe girişiminden II. Dünya Savaşının sonuna kadar savaşı en ağır şekilde yaşamış bir kent. 1885 yılından beri var olan şu Bürgerbräukeller'de(şimdi de gidip Bavyera Müziği eşliğinde yiyip içebilirsiniz) Hitler bir zaman Bavyera yöneticilerini rehin alıyor, ertesi günü kafaladığı komutan ile Munihe yürüyüşe geçiyor, yakalanıyor, 9 ay hapis yatıyor, yargılama sırasında yaptığı savunmalarla ününe ün katıyor, destekçilerini artırıyor ve büyük savaşa hazır hale geliyor. Tüm bunları düşündükçe geçmişe gidip Hitlerin içkisine ilaç katma isteğini yoğun biçimde hissediyorum.
Aynı kötü duygulari, metro durağına giderken karşımıza çıkan Viscardigasse adindaki bir kısmı altın rengi parke taşı kaplı allenin hikayesini duyunca da hissediyorum. 1923 teki Birahane Darbesi sırasında ölen Nazi sempatizanları anısına yapılan anıtın önünden geçen herkesin anıta selam durması zorunlu kılınıyor, başına asker konuluyor ve selam vermeyenler dövülüyor. İşte Hitler karşıtı insanlar, selam durmamak icin alternatif bir yol bulup anıtlı yolu pas geçiyorlar. Bu pasif direnişin anısına da 90larda bu hat sarı parke taşlarıyla görünür kılınıyor. Biz de pasif direniş yolundan geçerek metroya dönüyor ve Japonya için yavaştan heyecanlanmaya başlıyoruz.
20 Ocak 2013 Pazar
Tahtalı Dağı
Tahtalı Dağı, antik ismiyle Olympos.
Efsanelerde Argos Kralı’nın oğlu Bellarophontesin ejderhayı öldürdüğü dağ, günümüzde ise deniz ve güneşten sıkılan Antalyalıların kar görebilmek için kısayolu.
Havanın 17 derece olduğu Antalya merkezinden yola çıkıyoruz, Pazar rehavetini atamamış olan bizleri yerinden oynatan güç indirim kuponları. Elimizdeki sihirli kartlar 50 liralık bilete 35 ödememizi bir de üstüne sucuk ekmek yememizi sağlıyor. Her zamanki gibi ne hava durumuna, ne dağın durumuna bakıyoruz. Oysa ki dağın anlık durumunu gösteren teknoloji çoktan mevcutmuş(bknz:http://www.olymposteleferik.com/tr/ana-sayfa/). Antalya Olimpos Yolu’nun 57kmsinden sağa dönüp,tırmanmaya başlıyoruz, balata kokuları gittikçe yoğunlaşıyor, araba vites kutusu hatasını tam verecekken ulaşıyoruz park yerine. Kafamızı kaldırıp şöyle bir bakıyoruz dağa, başı dumanlı, yağmur yağıyor olmalı, şemsiye alıyoruz yanımıza.
Teleferikle çıkarken manzara hakkımı dağdan yana kullanıyorum, kayaları tutan sedirlerden, çamlardan gözlerimi alamıyorum. Bir süreliğine buluta giriyoruz ve içimde bileti kullanmak için yanlış günü seçtik alarmı çalıyor da çalıyor ta ki her tarafı karlarla kaplı sıradağları görene kadar...İniyoruz, sert bir ayaz çarpıyor, Ankara geliyor aklıma...
Etkinlik olarak yemek yemek ve karda yürümek dışında pek alternatifimiz yok, ikisini de yapıp terasa çıkıyoruz. Yukarıdan kayak takımlarını çeken sporcu amcalara ve dağcılara özenerek bakıyorum, hatta nasıl baktıysam dağcılardan biri bana el sallıyor, ben de el sallıyorum refleksle. Yağmur için aldığımız şemsiyeyi baton olarak kullanıyorum, dışarıdan bakınca çekik gözlerim , samuray kılıcı görünümlü şemsiyem ve fotoğraf makinamla Japondan farksızım, tabi soru da gecikmiyor, amcanın biri yakalayıp o gerçek samuray kılıcı mı diye soruyor, hatta yürürken şemsiyeme habersizce dokunanlar bile mevcut. Tüm yapacaklarımız bitince, günü sıcak bi şeyler içerek kapatıyoruz ve dönüşe geçiyoruz...
Bugünün en sıkılanı ben miyim?
bugünün en sıkılanı ben miyim?
samimiyetsiz miyim yoksa kel miyim?
laf anlamaz huysuz dedeler gibi
bi baktım da fiyakalı bir tripteyim
evrenin en debelenen yerindeyim.
nemenem bu çaba boş iyi ki gerilmedim.
çeneme gömülmüş yirmilik diş gibi
kaçıcak yerim yok ama evimdeyim…
İşte benim şu sıralar ruh halimi anlatan en iyi şarkı; güne sıkılarak başlayan ve kaçacak yeri olmayan bir yirmilik diş, tek hayali ise sevgilisini koluna takıp köşe bucak gezmek ve gezdiği günleri hatırlayarak mutlu olmak. Bu yüzden ne zaman parayla zamanı bir araya getirsek topluyoruz valizleri, çıkıyoruz yola…Genelde hazırlık yapmaya, günleri planlayıp bölmeye, kalacak yer ayarlamaya falan vaktimiz olmuyor, bloglardan aldığımız çıktıları yollarda okuyup, deneye yanıla yolumuzu buluyoruz. Bu zamanları da bir yerlere kaydetmezsem, mor gözlüğümün ardından gördüklerimi anlatmazsam içimde patlayacağından ben de karar verdim blog yazmaya…Umarım birilerine faydası dokunur, kimseye dokunmazsa bana dokunacağı kesin:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)